BİYOGRAFİ >
Mehmed Necmeddin Okyay kimdir

Mehmed Necmeddin Okyay kimdir

Dokunduğu her şeyi güzelleştiren, ebru denildiğinde hiç bilmeden andığımız adam, Gül Kokulu Üstat Mehmed Necmettin Okyay’ın hayat hikayesidir.

necmeddin okyay

Mehmed Necmeddin Efendi, hayata ve kendine kattığı güzelliklerle bir ömür yol alıp, bildiklerini paylaşarak yaşadı. Hayatında her şeyin ayrı bir anlamı oldu. Gönül dünyası ne kadar güzellik barındırabilirse işte hepsini, hat ve ebru sanatına aktardı.

Tasavvuf, hayatının ve sanatının ayrılmaz bir parçası olmuştu. Çiçeklerin varlığını, önce ruhuna sonra da ebruya kazandırdı. Ebrularında boy gösteren lale ve gülleri de tasavvufla bağdaştırdı.

Lalenin ebceddeki sayı değeri, Allah lafzının sayı değeri “66” ile eşitti ve bazen lafzayı velâlin yazılmaması gereken yerlerde lale denirdi; ya da hilal.

Güle karşı olan tutkusu ise, mis kokular olup bahçesinden taştı. Özellikle 444 çeşit gül yetiştirmesinin sebebi ise, Hz. Muhammed (SAV) idi. Çünkü adı güzel, kendi güzel Muhammed, gül kokardı. Onun o güzel gül kokusunu hiç tanımadan burnumuza dolduran Allah, Necmeddin Efendi’nin de gönlünü gül kokan sonsuz sevgi ile doldurmuştu.

Bazen yazdığınız iki cümle, çizdiğiniz bir kuş resmi, okuduğunuz bir şiir, koptu zannettiğiniz yerden hayata bağlar sizi ve bu tarifsizliğin adı huzur oluverir. Hiç sebepsiz yere ve yine sayısız sebeple içim huzur dolu…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Necmeddin, 29 Ocak 1883’te İstanbul Üsküdar’da Toygartepe semtinde Binnaz Hanım ve Abdünnebî Efendi’nin oğlu olarak dünyaya geldiğinde ailesi ona “Mehmed Necmeddin” adını verdi. Babası Abdünnebî Efendi, Üsküdar Mahkeme-i Şer’iyye Başkâtibi ve Yeni Vâlide Camii İmam-Hatibi idi.

Necmeddin, Osmanlı eğitim sistemine göre, yaşı dört sene, dört ay, dört güne vardığında İbtidaî tahsili için evlerinin yakınında bulunan, Karagazi (Karakadı) Mahalle Mektebi’ne yazıldı. Üç yıl sonra mezun oldu. Hemen ardından hafızlığa yöneldi. Kasapzâde Hâfız Mehmed Efendi’nin yanında başladığı hıfz eğitimini, hocasının vefatı sebebiyle, Hâfız Şükrü Efendi ile tamamlayacaktı.

Ravza-i Terakki Mektebi’ndeki eğitimine üçüncü sınıftan başladı. Orta tahsilini de burada tamamladıktan sonra, mektebin Hat Muallimi Üsküdarlı Hasan Talat Bey’den özel eğitim almaya yöneldi; rik’a, divanî ve celi divanî yazılarını öğendi ve icazetini aldı. Hasan Talat Bey, 1902’de Necmeddin’i, Nuruosmaniye Medresesi’ndeki “Yazı Odası”na götürdü. Filibeli (Bakkal) Hacı Ârif Efendi’nin derslerine katılmasını sağladı. Burada sülüs ve nesih öğrendi.

Üsküdar İdâdîsi’nin ikinci yılında hat meşkine de katılmak istedi. Ancak buna müsaade edilmediğinde, Necmeddin, mektebi bırakmaya karar verdi. Tam da bu sıralarda bir ebru kağıdı geçti eline. Hayatına yön verecek sanat, gelip onu bulmuştu.

Ebru sanatının gönlüne düşmesi üzerine 1903’te Sultantepe’deki Özbekler Tekkesi Şeyhi Hezarfen İbrahim Edhem Efendi’den sanat öğrenmeye gitti. Ondan ebru sanatını, kağıt boyama ve âharlama usullerini, biraz da ince marangozluğu öğrenmişti. Ancak her şeyin çok başındaydı ve hocasından sadece bir yıl eğitim alabilecekti. Edhem Efendi, bir yıl sonra vefat ettiğinde Necmeddin, ebru sanatını kendi çabaları ile öğrenmenin yoluna düştü.

Bir yandan da Konyalı Müderris Mehmed Vehbi Efendi’den İs mürekkebi imali; Sultan Abdülaziz’in okçu başı Seyfeddin Bey’den de kemankeşlik eğitimi aldı.

En son Medresetü’l-Hattatin’den mezun oldu. Baştan ayağa kendini yetebildiği her konuda geliştirmek için çok çalıştı.

Babası öldü

Babası Abdünnebî Efendi, Yeni Vâlide Camii İmamı idi. Onun izinden yürüyen bir mümin olduğunu kanıtlamak istercesine, Kaptanpaşa Camii İmamı Ahmed Nazîf Efendi’den aşere ve takrîb; Çinili Camii İmamı Nûri Efendi’den de ilmiye icâzetnâmelerini almıştı.

1907’de babası Abdünnebî Efendi, gözlerini bu yalancı dünyaya kapadığında Necmeddin, babasının görevli olduğu camiye İkinci İmam olarak intikal etti. Bir süre sonra birinci imamlığa getirildi ve hatiplik vazifelerini üstlendi. Bu vazifeleri 1947’ye kadar muntazam bir şekilde sürdürdü.

İlerleyen süreçte kendini daha da geliştirdiğinde, Kur’an-ı Kerîm’i özellikle “Üsküdar ağzı” ile tiz perdeden okuyuşuyla tanınacaktı. Hatta hiç musiki tahsili olmadığı hâlde, tabii makam seyriyle okuması erbabınca çok takdir görüyordu.

Ayrıca her hadise karşısında ebcedle irticalen tarih düşürmesi ile tanınırdı. Aksi takdirde muvaffak olamadığını dillendirirdi.

Çiçekli ebrunun keşfi

Mehmed Necmeddin, 22 Mayıs 1916’da, Medresetü’l-Hattâtîn’den diplomasını almadan iki yıl önce, Ebru ve Âhar Muallimliği’ne getirildi. Daha sonra buranın Mubassır’ı da olacaktı.

Artık öğrendiklerini öğretme zamanı gelmişti. Yine bu yıllarda Süleymaniye’de bulunan Kanûnî Sultan Süleyman Mektebi ile Bostancı ve Erenköy Mektepleri’nde rik’a yazısı dersleri verdi.

Medresetü’l-Hattâtîn’deki hocalığı sırasında Mehmed Necmeddin, yazılı ebru tarzını ve çiçekli ebruyu keşfetti. Bugün ebru denildiğinde akla ilk gelen o çiçek şekillerinin buluşu, işte bu güzel beyinden çıkmıştı. Osmanlı’nın sembolü hâline gelecek lâleleri, karanfil, sümbül gibi mis kokulu çiçekleri, ebru teknesinde, bire bir resmetmeyi başarmıştı. Çiçeklere, ebru sanatında can verişi ile çiçekli ebrular, sanat çevrelerinde “Necmeddin Ebrusu” olarak anılacaktı.

Mücellitliğe heves

Mehmed Necmeddin, hat ve kitap sanatlarına dair tabir ve ıstılahlar üzerine çalışmaya başladı. Başta Bahâeddin Tokatlıoğlu Efendi olmak üzere eski üstatların eserlerinden tesbit yoluna özellikle eğilmişti. Mehmet Zeki Pakalın'ın Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü ve Celâl Esat Arseven’in Sanat Ansiklopedisi’ne şifahî kaynaklık etti.

Çalışmaları kısa sürede meyvesini verecek ve bu meyveler, onu yeni uğraşlara, yeni heveslere itecekti. Mesela 1925’te, eski bir mücellit terekesinden eline geçen kadîm tarzda cilt kalıpları, Mehmed Necmeddin’in, mücellitliğe (ciltci) heves etmesine vesile olacak; Bahâeddin Efendi’nin yardımlarıyla bu meslekte de kendini geliştirme fırsatı bulacaktı.

Ayrıca Mehmed Necmettin’in özel bir meziyeti de vardı ki, buradan değinmeden geçmek olmaz. Kendisi, kime ait olduğu bilinmeyen ve imzasız hat eserlerinin sahibini her zaman doğru isabetle tayin edebilme yeteneğindeydi. Bunun yanında bir de taklit yönü vardı; pek çok şiveyi, insanların kendine has konuşmalarını taklit ederdi.

Soyadının hikayesi

Soyadı Kanunu çıktığında, Mehmed Necmeddin, “Okyay” soyadını almayı tercih etti. Bunu özellikle okçuluğa olan sevgisini kanıtlamak için yapmıştı.

İçinde ukde kalmıştı. Mehmed Necmeddin, yapmayı çok isteyip de elini attığı her meslekte başarı göstermiş, bir tek okçulukta birinciliği yakalayamamıştı. Buradaki çabalarını da soyadına ve meslek uğruna aktardı. Vakıf arazisi olan Okmeyadanı’nı önce 1920’de, sonra da 1940’ta olmak üzere, satışını önledi. Bunu, Devlet Şûrası’na kadar takip edip mahkemede, “Burası benim (okçuları benimseyerek) malımdır. Fatih, burayı okçulara vakfetti” diyerek vakfiyeden örneklerle sağlamıştı.

Gül Kokulu Üstat Necmettin Okyay

Çiçeklere merakını sadece ebru sanatına aktarmadı Mehmed Necmeddin. Bu onun özel merakıydı. Merakını tüm bahçesine sevgi yolundan akıttı.

1926’da, Toygartepe’de bulunan dört dönümlük bahçesinin bir bölümünü, Gülcü Şükrü Baba ve Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer Bey’in teşvikleriyle, gül yetiştirmeye ayırdı. Bu emeğinin karşılığını, 444 farklı gülden oluşan bir bahçe olarak aldı. Gülcülük müsabakalarına katıldı ve burada madalyalar kazandı. Bu özel zevki ile meşguliyetini 1950’lere kadar sürdürecekti.

Kazandığı madalyalardan ötürü Mehmed Necmettin, “Ödüllü Gülcü” idi.

Süheyl Ünver de, bu merakı sebebiyle kendisine, “Gül Çapkını” adını takarak latife ediyordu.

Necmeddin Okyay emekli oldu

Mehmed Necmeddin Efendi, Ocak 1948’de emekliye ayrıldı. Ancak sanat yapmayı bırakmadı. Faaliyetlerine evinde öğrencilerini eğiterek, isteyene levhalar yazarak sürdürdü. Evi, artık öncelikle dostlarının, sonra yerli yabancı tüm sanatseverlerin uğrak yeri olmuştu. Adeta bir kültür sanat merkezine dönmüştü.

1956’da tanıştığı Muhammed Hamîdullah İstanbul’a her geldiğinde özel misfirleri arasındaydı. Necmeddin Efendi’yi, “Bakıyyetü’s-sâlihîn” olarak anardı.

Necmeddin Okyay eserleri

Üstat Okyay’ın yaşamı boyunca verdiği eserler, özel koleksiyonlara saklandı.

140 adet kıt’a ve levha şeklinde hazırladığı eserlerini, Mimar Sinan Üniversitesi’ne teslim etti. Bunlardan bir kısmı, mezuniyet ödevleri olarak öğrencilere tezhip ettirildi ve şu anda ise, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi koleksiyonunda saklanıyor. Ne yazık ki tezhip edilemeyenler ise, 2000’de Mimar Sinan Üniversitesi Rektörlüğü’nde, muhafaza edildiği çelik dolabı ile birlikte kayboldu.

Necmeddin Efendi’nin hat koleksiyonlarının büyük bir kısmı, 1961’de, Topkapı Sarayı Müzesi’ne verildi. Kalanlar ise, ölümünden sonra Türk-İslam Eserler Müzesi ve Türk Petrol Vakfı’na verilecekti.

Çok özel eserleri arasında, İstanbul’un Kurtuluşu için çekilen düşman gemilerinin görüntüsünden ilhamla hazırladığı ebru kabul edildi. Bu ebruya, “Gel Keyfim Gel” adını verdi.

1910’da Pierre Loti’nin oturduğu ev için belediyenin hazırlattığı kitabeyi yazdı.

1934’te ise, İran Şahı Rıza Pehlevi’nin İstanbul ziyareti için, boyu 14, eni 2,5 metre olan takın üzerindeki Farsça levhayı hazırladı.

Mehmed Necmeddin Okyay öldü

Mehmed Necmeddin, son yıllarını gözlerine musallat olan glokom hastalığı ile geçirdi. Ancak yine de sanattan kopmamış, ziyaretine gelenlere birikimlerini aktarıyor ve bundan büyük bir keyif alıyordu. Öyle ki, hüsn-i hat seyrinden mahrum kalmış olmayı önemsemiyor; belki de yaşlılığını kabulleniyordu.

5 Ocak 1976’da o gün gelip çattı; Mehmed Necmeddin,  Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde hayata gözlerini kapamıştı. Gül kokuları içinde uğurlanacaktı. Hayatındaki emek emek edindiği ne varsa, ona son görevini yapmak için kapıdaydı. 40 yıl imamlık yaptığı camii, öğle namazında cenazesi için kılınacak namazı üstlendi. Güller en güzel kokusunu gönderdi. Öğrencileri, biriktirdiği dostları saflarına hazır durmuş, bekliyorlardı.

Mehmed Necmeddin Efendi, ömründen geriye kalan, sevdiği ve onu seven her şey, herkes huzurunda Karacaahmet Mezarlığı’ndaki aile kabristanına uğurlandı.

İnandığı onca güzel şey, edindiği onca uğraş, bıraktığı onca eserle bir Mehmed Necmeddin Okyay geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.