BİYOGRAFİ >
Hulusi Kentmen kimdir

Hulusi Kentmen kimdir

Yeşilçam’ın tontonu, her filmde yüreklerimizi ısıtan baba karakteri, bıyıklarını ayrı bir edayla burkan Hulusi Kentmen’in hayat hikayesidir.

hulusi kentmen

Hulusi; kelime anlamı olarak “Saf, halis, içi temiz, içten, candan” manasına geliyor. Sanki canım Hulusi Kentmen’in ailesi nasıl bir çocuk, nasıl bir genç, nasıl bir baba, nasıl bir tonton olacağını önceden sezmiş de adını ona göre koymuş.

Hadi bir düşünün; “Sezercik” izleyip de rolündeki “babacan” tavrı, sildiği gözyaşını görmeyen var mı? Ya da “Oh Olsun” filminde oğullarına despot bir baba görüntüsü çizerken sonunda dayanamayışını… Baktığımız ve gördüğümüz her yerde duruşunu, göz süzüşünü, pos bıyıklarının altından ince ince gülüşünü…

Sizin de gözünüzde canlanıverdi mi hemen? Ben hangi filmde, hangi rolde olursa olsun ona kocaman sarılmak istediğimi hatırlıyorum. Filmler ne kadar eski, ben her ne kadar 90 kuşağı olsam da, eminim birçoğunuzla paylaşıyorum bu hissiyatı.

İşte ona duyduğum sevginin dışavurumudur bu cümleler…

Umarım siz de keyifle okursunuz…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Hulusi, 20 Ocak 1912’de, Bulgaristan Krallığı’na bağlı Tirnova şehrinde doğdu. Göçler sırasında ailesi Türkiye’ye göçtü. Çocukluğu İzmit Körfezi’nde geçti. Şen şakrak, sokaklarda koşturan, oyunbaz bir çocuktu Hulusi.

Akçakoca İlkokulu ile eğitim hayatına başladı. Okulun tiyatro salonunda koşturarak büyüdü. Oyunculuk, damarlarına işte buralardan girdi. İçine bu aşkı mühürleyip eğitim hayatının ve ailesinin koşullarına göre yoluna devam etti. Deniz Astsubay Okulu’ndan mezun oldu ve bir gün emekli olup da sanat yapana kadar Türk Deniz Kuvvetleri’nde Astsubay olarak çalıştı.

Dolu dizgin bir çocukluk sonrası askeriyenin disiplini altında çalışan, ama asla içindeki oyunculuk ateşini söndüremeyen Hulusi, 1961’de mesleğini sonlandırdı. Mesleğinin de hakkını vermişti. Saygısında ve disiplininde asla kusuru olmadı. Üstleri de askerlik mesleği boyunca sanat yapmasına hoşgörü gösterdi. Belki de bir gün pos bıyıklı, sert görünümünün altında yufka bir yürek taşıyan o tonton dedemizi, Hulusi Kentmen’i hayatımızın bir parçası yapan da bunların toplamıydı…

Sinemaya doğru

Hulusi’nin oyunculuğa aşkı okuduğu ilkokulun tiyatro salonunda doğdu ve muhtemelen ölümsüzlüğü buldu. Gençlik yaşını bulduğunda Halkevleri'nde tiyatro yapmaya başladı. Bilindik oyunlarını ise Rahmi Dilligil’in kurduğu "Ses Tiyatrosu"nda oynadı. Tiyatro yolundaki profesyonelliğini Reşit Baran’ın yönettiği “Hisse-i Şaiya” oyunuyla kazandı.

Hulusi, artık oyunculuk alanında kendini tanıtan bir isim olmuştu. Hala asker olarak görevi de devam ediyordu ve üstlerinin hoşgörüsü de. Onu keşfeden ve sinemaya tanıtan isim, "Burhan Tepsi" oldu. Profesyonel anlamda ilk sinema filmi 1942’de oynadığı “Sürtük” idi.

Hulusi Kentmen evlendi

Bu başlık aslında başlı başına bir konu olabilirdi, çünkü burada çok büyük bir aşk var. Bu, Refika ve Hulusi’nin ömürlük aşkının hikayesi…

İlk aşka düştüklerinde Refika 17’sindeydi, Hulusi ise 27 olmuştu. Refika’nın yaşının küçük oluşu, aralarındaki yaş farkı; hiçbir şey onlara engel olamadı. 26 Kasım 1938’de attıkları imza sadece evlilikleri için değil, ömürlük sürecek bir aşkın, hatta dostluğun nişanesi olarak atılmıştı.

Kadıköy’de rıhtımı gören bir sokakta, aylık 11 Liraya kiraladılar ilk evlerini. Hulusi’nin maaşı 40 Liraydı; kiraya da, gezmeye de, yemeye de yetiyordu. Gençlerdi, belki de Refika’nın çocuksu yanıydı onları daha genç tutan. Tabii bu hep böyle sürmedi, süremedi. Evlilik böyle bir şeydi işte. Bir süre sonra hayat pahalılaştı, onlar kendini küçücük hissetmeye başladı. Yine de değişmeyen tek şey, kalplerindeki aşktı.

Refika, henüz gencecikti, yemek yapmayı bilmezdi. Makarna haşlasa hamur, yumurta kırsa eline yakışmazdı. Ona yemek yapmayı Hulusi öğretti. Her şeyi yaşayarak birlikte öğrendiler. Zamanla Refika sevdi bu işi, sonra mutfağının da evinin de kadını oldu. Mutfakta en çok bamya ve barbunya pişiyordu; çünkü Hulusi en çok nu yemekleri sever ve patlıcandan hiç haz etmezdi.

Hayat da evlilikleriyle beraber rayına oturmuştu her şeye rağmen. Her şey hep kötü kalamazdı ya. İlk evlerinden Küçük Çamlıca’daki tek katlı bahçeli bir eve taşındılar. Zamanla bu ev iki, sonra üç katlı oldu. Hulusi Kentmen, tonton yanakları, maharetli elleri ile bahçede nefes almayı öğrendi; meyveler, çiçekler artık yeni meşgalesiydi.

1942’de ruhlarına nefes üfleyen biri daha katıldı aralarına; ona "Volkan" adını verdiler. Sonra da Volkan’ın iki çocuğu… Bizim tonton dedemiz, gerçekten dede olmuştu. Başkaymış demek, bambaşka hissediyordu. Özellikle torunu Ali’ye başka düşkündü.

Aşkları her an çoğalıyordu. Yıllar sonra yaşlandıklarında bile azalan hiçbir şey yoktu. Refika’nın Hulusi’de sevmediği tek şey sigara içmesiydi. Gönlünün sahibini hiç kırmak istemese de, sigarayı bırakması 1991’i bulmuştu. Ayrıca Hulusi, Refika’yı ölesiye sahipleniyordu. Öyle ki, bir röportaj sırasında Refika’ya mesleği sorulduğunda, "Ev hanımıyım" dediğinde, Hulusi Kentmen şu cümlesiyle araya girdi: “Hulusi Kentmen’in hanımıyım desene!” Derdi günü bir adamın eşi olmak olan, hayatını onun üzerine kuran bir kadındı ve karşılığını bulduğu için muhtemelen mutlu ölecekti Refika.

Hulusi Kentmen Tiyatro Topluluğu

Hulusi, sinemaya ilk adımını atmıştı, ancak sahneleri de bırakmamıştı. Yutmuştu sahnenin tozunu bir kere, öyle kolay değildi bırakması.

Şehir Tiyatroları’nda sahnelenen “Çatallı Köy” oyununda da bir rolü vardı. 1965’te bu oyun bir kez de oyuna adını veren Afyon’un Çatallı Köyü’nde oynandı; Hulusi o zaman da köy meydanında sahnedeydi.

Hobisi miydi mesleği miydi ayırdı yoktu. İçinde biriken sevgi sonunda taştı bir topluluk oluverdi, adı da “Hulusi Kentmen Tiyatro Topluluğu” oldu. Bu toplulukla beraber birçok oyun sahnelediler, turnelere çıktılar…

Sinema yılları

İlk filmden sonra hızını kesmedi Hulusi; 1948’de “İstiklal Madalyası", 1949’da “Şehitler Kalesi”, 1950’de “Estergon Kalesi”, “Züfikar’ın Gölgesinde”, 1951’de “Barbaros Hayrettin Paşa” adlı sinema filmlerinde rol aldı.

1942 – 1988 yılları arasına 500’e yakın film sığdırdı. Filmlerinde onu "Kemal Ergüvenç" ve "Rıza Tüzün" seslendirdi. "Adile Naşit, Münir Özkul, Kemal Sunal, Tarık Akan" gibi sevdiğimiz nice isimlerle izledik onu. O bıyıklarını buruşu, tatlı tatlı gülüşü, yufka yüreğinin asla gizlenmediği sert bakışları, dürüst babacan tavırlarıyla tanıdık, sevdik Hulusi Kentmen’i. Kah komiser oldu, kah esnaf, kah hakim, kah fabrikatör baba, ama hepsinde yeri geldi babamız, yeri geldi o pos bıyıklı tonton dedemiz oldu.

Tiyatro ve sinemanın arasına iki de televizyon dizisi ekledi Hulusi. 1978’de “Yorgun Savaşçı”, 1985’te de “Acımak” adlı dizilerde rol aldı.

“Hulusu Kentmen gibi”

Bu deyiş, artık halk arasında anlamlı bir şekilde kullanılan bir söz grubu olmuştu. Ne zamanki tatlı sert babacan bir tavırdan bahsedilmek istense bunu anlatmak artık “Hulusi Kentmen gibi” benzetmesiyle çok kolaydı.

Özellikle sinemayla halkın üzerinde müthiş bir etki bırakmıştı. Çünkü oynadığı filmlerin her karesinde kendi özüyle hatta adıyla bulunuyordu. Belli ki oynadığı karaktere kendinden kattığı çok şey vardı. Onu hemen her filmde görmek mümkündü. Yoksa da mutlaka bir fotoğrafı duvardaki çerçeveden izleyicisine gülümserdi…

Ne mutlu Hulusi Kentmen gibi olana…

Fotoğrafçılık ilgisi ve müzik

Sinemadan sonra içine düşen en büyük tutku fotoğrafçılık oldu. Kendini yetiştirmek için çok çalıştı, emek ve para harcadı. Hatta ilginç bir şekilde bu işten iyi para kazandı; fotoğraf çekerek değil, çektirerek.

Her şey 1983’te çıktıkları Avrupa turnesinde başladı. Bulundukları bölgede çok Türk işçi vardı ve hepsi de Hulusi Kentmen’le fotoğraf çektirmek için yarışıyordu. Fotoğrafları çeken fotoğrafçıya ara verdiklerinde bir konuşma sırasında şaka yapmak maksadıyla “Artık her fotoğraftan yüzde isterim” dedi.

Fotoğrafçı onu ciddiye almıştı ve bundan sonraki her fotoğraf için 2,5 Mark vermeye başladı. Günde en az 25 poz çekiliyordu ve Hulusi bu olayla bir anda para kazanmaya başlamış oldu.

Bunun yanında bir de müzik vardı, keman çalıyordu. Hatta torunu Ali’ye de keman aşkını aşılamıştı. 1980’de de torunu ile TRT’de bir resital verdiler. Yine 1980’de İzmir Fuarı’nda Akasyalar Gazinosu’nda Hülya Koçyiğit’in kadrosundaydı; keman çaldı, parodiler yaptı.

Hulusi Kentmen öldü

Tüm güzel gülüşlerinin ardından, Hulusi Kentmen, 20 Aralık 1993’te böbrek yetmezliği sebebiyle hayata gözlerini kapadı. Ölümünün ardından, Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi.

Ülke, çok sevdiği, babası bildiği adamı, üzülerek toprağa verdi.

Ölümünün ardından

1993’te, yani Hulusi Kentmen’in öldüğü o yıl, dönemin Üsküdar Belediye Başkanı Dr. Niyazi Yurtsever, Çamlıca’da evinin olduğu sokağa tonton dedemizin adının verilmesini sağladı.

Her ölümün ardından olduğu gibi, bu ölümün ardından da iyi kötü olaylar gelişti. Çok sevdiği bir arabası vardı Hulusi Kentmen’in. 1956’da bir arkadaşıyla Amerika’ya gidip almıştı hayranlık duyduğu 1956 model Ford Fairlane’ini. Türkiye’ye getirmek tam 28 gün sürmüştü. Ona öyle değer veriyordu ki, bazı zamanlar karşısına geçer, bir keyif kahvesi eşliğinde uzun uzun seyrederdi. İşte bu yüzden onu en değer verdiği insana miras olarak bıraktı; torunu Ali’ye. Ali’ye aynı zamanda köşkü de bırakmıştı.

İlk yaşananlar ziyadesiyle tatsızdı. Çünkü köşkün miras bırakılışı aile içinde huzursuzluğa sebep oldu. Oğlu Volkan, Hulusi Kentmen’in torunu Ali’ye bıraktığı köşkü alabilmek için oğlunu mahkemeye verdi...

Ali, bir gün yurt dışına çıkmak istedi, bu sebepten arabayı satışa çıkardı. İşte bu arabanın hikayesi asıl bundan sonra başladı. Gümüşçülük yapan, eski arabalara meraklı Bolulu Halil Boyacı, bu eşsiz arabayı hemen aldı. Ancak şöyle bir nokta vardı ki, bu araba Türkiye’de tekti. Öylesine özeldi ki, bazı filmlerde dahi kullanılmıştı. Halil Bey, eşsiz bir arabaya sahip olduğunu fark ettiğinde uykuları kaçmaya başladı. Çalınacak diye ödü kopuyordu. Sonunda arabaya özel bir garaj yaptırdı. Ancak gördüğü kabuslar, kalbini sıkıştıran fikirler artık yaşama sevincini almıştı; arabayı satışa çıkardı…

Hulusi Kentmen, ölümünün 21. yılında “İstanbul Klasik Otomobilciler Derneği”nin düzenlediği bir etkinlikte anıldı. İşte o gözbebeği arabası, bu anma töreninde sergilendi. Ayrıca anısına bir balmumu heykeli de yapılmıştı.

O öldüğünde, Türk sineması tonton dedesini kaybetti. Biz evimize misafir ettiğimiz sıcacık gülüşü kaybettik. Ama bir yandan da sonsuza kadar var olacağının sevinci vardı içimizde. Çünkü hangi filmini açsak, yine o sevecen yanıyla bizi saracağını bilmenin mutluluğunu yaşıyoruz aslında. İşte bu da sanatın gücü…

Babacan tavırlarıyla, tonton gülüşüyle, bıyıklarını buruşuyla bir Hulusi Kentmen geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.